Türkçe   English
  • Google+
  • SoundCloud
  • Youtube
  • MySpace

Herkes Onu Karadenizli Sanıyordu...


 

Gülbeyaz dizisinin çok hayrını gördük. Hem Kâzım Koyuncu’yu parlattı, hem Şevval Sam’ı. İkilinin birlikte söylediği ‘Ben Seni Sevdiğumi’ dillere dolandı, herkes Şevval Sam’dan bir Karadeniz albümü bekler oldu. Ama o sağ gösterip sol vurdu, ilk albümü ‘Sek’te eski usûl bir saz heyetiyle katkısız, susuz alaturka şarkılar söyledi, Müzeyyen Senar’dan el bile aldı. Geçen sene Türkiye’de de yayınlanan Up Bustle&Out albümü ‘Istanbul’s Secrets’ın oryantalist trip-hop’unda da çok emeği vardı. Nihayet, beklentileri de boşa çıkarmadı, ismiyle müsemma, ‘Karadeniz’ albümü raflarda yerini aldı. Zannetmeyin ki bir Laz parodisi ya da gülünç bir dımtıs kemençe diskosu. Kalan Müzik’ten çıkan ‘Karadeniz’de de ilk albümdeki gibi iyi bildiğimiz ama yıllardır bu yalınlıkta dinlemediğimiz, gözyaşı dökmeye de gelir, horona durmaya da bire bir şarkılar, türküler var. Bu aralar ‘Derman’ dizisiyle de evlere konuk olan Şevval Sam’dan hediyelik, evladiyelik bir ‘konsept’ albüm yani. Sam’ı gece dizi çekimlerden zorlukla çekip aldık, siz de buyrun, üzerine yapışan çamurların arasından sıyrılan Karadeniz’in hakiki sesine, müziğine... 
 
Herkes ‘Gülbeyaz’ dizisinden sonra bir Karadeniz albümü bekliyordu sizden, arayı neden bu kadar açtınız?
Bir şey tutuyorsa suyunu çıkaralım gibi bir yaklaşım var insanlarda. Bende tam tersi işliyor, bana etik de gelmiyor bu. Daha önce çıkarsaydım ticari anlamda daha çok karşılığı olan bir iş olabilirdi, fakat benim derdim şarkı söylemek, müzik yapmak. Alaturka çok ters köşe bir durumdu, sonraki işlerime de bir temel oluşturdu. Karadeniz olsaydı, ortadan başlamış olacaktım. 
 
Ama ‘Gülbeyaz’da da role cuk oturmuş, insanların sevgisini kazanmıştınız... 
Evet, sonra da bütün Karadeniz dizileri bana gelmeye başladı. (Gülüyor) Beni Karadenizli zannetmeye başladı insanlar, sokakta şive konuşmadığımda şaşırıyorlardı. Bir ara ben de kendimi Karadenizli zannetmeye başlamıştım. ‘Ne deysun?’ filan... (Gülüyor) Ama yaptığım bir şeyi tekrar yapmak da istemiyorum. Müzikal anlamda da böyle. Tek tarz söylemiyorum, şarkı söylemeyi seviyorum. Zaten sevmediğim şarkıyı söyleyemiyorum. Şarkı söylemeyi düşünmeden yapıyorum. İnsan sadece anadilini düşünmeden konuşur, bende şarkı da böyle. 
 
Şarkıya bu şekilde yaklaşmak da gerçekten anne diliniz sayılır. Leman Sam da çok geniş bir skalada, sevdiği şarkıları söyler... 
Evet, annem, babam, ablam, hepimiz farklı dillerde, farklı tarzlarda şarkılar söylüyoruz. Dile yatkınlık, ritim duygusu var hepimizde. 
 
Karadeniz’e bakınca da, Hemşince’den Lazca’ya, pek çok farklı dil görüyoruz ama albümde sadece Türkçe şarkılar var. Neden? 
Farklı dillerde okumak istemiştim aslında ama birçok etnik dil var Karadeniz’de. İki CD’lik bir albüm yapmak gerekirdi belki o zaman. Bilinen Türkçe şarkıları tercih ettik. Ama konserlerde okuyorum bazen. Kâzım’la Açıkhava’da verdiğimiz ‘Hey Gidi Karadeniz’ konserinde Hemşince, Gürcüce, Lazca, Rumca okumuştum. İlk defa 5 bin kişinin karşısına çıkıp nutkumun tutulduğu bir konserdi. 
 
Kökende Karadenizlilik var mı? 
Bir kıyısından var, Kırım’dan. Biraz da Kürtlük ve Selaniklilik. 
 
Türkülerde hep bir Kırım, İstanbul durumu, yani bir göç hali var... 
Türkülerin kendi hikâyeleri var. Bu topraklarda tek bir millet yaşamadı hiçbir zaman. Göçler, acılar, kırımlar, mübadeleler oldu. Oradan oraya sürüklenen insanların hikâyelerini anlatıyor bu türküler de. Türkiye’de doğup da sadece Türk olmak neredeyse imkânsız. Ama bunun kıymetini bilebilen bir halk olmadığımız için bu durumu bir düşmanlık vesilesi yapıyoruz. Halbuki bunu bir zenginlik olarak algılayıp tadını çıkarmamız gerekirdi. 
 
Albümdeki üç türkü Maçkalı Hasan Tunç’a ait. Nasıl biriymiş? 
Tek kemençeyle söylüyor tabii o. ‘Ben Seni Sevdiğumi’ de onun, aşağı yukarı 50 yıl önce yapılmış bir şarkı ama iyi bir şarkının yaşı, dönemi olmuyor. 
‘Dertliyim Kederliyim’ türküsünün finali de güzel: ‘Bu dünyadan fayda yok/Oteki da şupheli.’ 
 
‘Ahmedum’ türküsü de Nokta Ana’nınmış. O kim? 
Kırım Savaşı’nda oğlunu kaybetmiş bir ana, ‘Ahmedum’ da onun için yazdığı bir ağıt. Kadın ağzı olmasına rağmen, şu ana kadar hiçbir kadın söylememiş türküyü. Bazı yerlerde ilginç gırtlakları var, fark ediyorum, Karadenizliler orayı bekliyorlar, bakıyorlar ki yapabilmişim, hemen yüzlerinde bir gülümseme beliriyor. (Gülüyor) 
 
Karadeniz deyince, bahsettiğiniz çokkültürlülüğü tasvip etmeyen, faşizan bir tip de geliyor maalesef insanların aklına... 
Bölgesel bir reaksiyon olabilir mi bilemiyorum ama temelde eğitimsizlikle, cehaletle alakalı buluyorum bu durumu. İnsanların yönetilebilmesini sağlayan iki zaaf var. Biri milliyetçilik: Aidiyet duygusunu gösteriyor; birey olamayan insanlar bir görüş, bir bayrak altında kendilerinin bir değeri olduğunu zannediyorlar. Diğeri de din: Ölüm, insanlara verilmiş en büyük hediyedir ama ölüm korkusu en büyük cezadır. Ölümsüzlük diye bir şey iyi ki yok, bu hayatı çok fazla taşımak istemiyorum. Eskiyoruz, yoruluyoruz, bu kederleri taşımak o kadar kolay değil. Bu iki unsurun yanında, bölgesel özelliklerin de etkili olduğu söyleniyor. ‘Karadenizliyim kardeşim, silahımı çat çat çat atarım!’ Halbuki bu, yanlış eğitimin sonucu. Karadenizli lütfen artık silahıyla gurur duymasın, bizim kültürümüz, şarkımız, sanatımız, aklımız ön plana çıkmalı. 
 
Karadeniz elbette Hrant Dink’in katillerinden ibaret değil. Kâzım Koyuncu gibi insanlar da var orada... 
Elbette. Karadeniz müziğini de bize yıllarca abuk subuk isimlerle kakaladılar. Altta vıttırı vıttırı tekno ritim, ne dediği anlaşılmayan birtakım mafyöz tipler... Ama bir gün Kâzım çıktı, başka bir müziğin olduğunu gösterdi. Nasıl o mafyöz tiplerle Karadeniz müziğini anlayamazsak, Ogün Samast gibi cahil bırakılmış isimlerle de Karadeniz’in onurunu kıramayız. Pırıl pırıl insanlar var orada. 
 
Albümü ‘kaybettiğimiz tüm dostlara, en çok da Kâzım’a’ adamışsınız. Nasıl biriydi sizin için Kâzım Koyuncu? 
Kâzım, bir şeyleri değiştirmek için bedene ihtiyaç duymayan bir adam olduğunu öldükten sonra da gösterdi. Onun için kültür merkezi açıldı, hâlâ şarkıları dinleniyor, fikirleri tartışılıyor. Siyasetin nasıl kirli bir şey olduğunu, çevrenin neden korunması gerektiğini, dostluğun ne anlama geldiğini, böyle birçok şeyi bir tepsi içinde sundu, ‘Artık bundan da bir şey çıkarın’ deyip gitti gibi geliyor bana. Ben gidenin ardından kalana ağlarım genelde. Gidilen yer belki iyi bir yerdir, bilmiyorum ama bizim daha paylaşacak çok şeyimiz vardı. ‘Sahnede devleşmek’ klasik bir tabir ama o hakikaten devleşirdi. O zayıf, hafif kambur Karadeniz çocuğunun sahnede büyüyüşü görülmeye değerdi. O gitti, ama ben bize ağlıyorum. 
 
Koyuncu’nun ölümüne sebep muhtemelen Çernobil’di. Şimdi Karadeniz’in pek çok yerine santrallar kurulmak isteniyor. Ayrıca kartonette belirttiğiniz gibi, ‘Karadeniz’e hoyratça zarar vererek’ bir otoyol yapıldı, denizle bin yıllık ilişki bitti... 
Otoyol oradaki dengeyi, florayı, faunayı, dağı, denizi, her şeyi bozdu. Otoyol, Karadeniz’in yüzünün ortasına bir mafya façası attı. İnsanların artık tek Allah’ı para. Bir grup kendini bilmez fil tepişirken, memleketi satarken çimenler eziliyor. 
 
‘Karadeniz’ albümü de gayet ‘sek’ bir albüm; sade, insanın üzerine çullanmayan düzenlemeler var... 
Evet. Benim belli bir müzik tarzım yok ama müziği belli bir ifade ediş biçimim var. Sadeliği seviyorum, doldurmadan, şişirmeden, boğmadan müzik yapmak lazım. 
 
‘Istanbul’s Secrets’ albümü geçen sene Türkiye’de de yayınlandı. Orada da İngilizce, İspanyolca, Fransızca okuyorsunuz. O müziği nasıl tarif edersiniz? 
Benim için önemli, deneysel bir tecrübeydi. Bristol tarzı bir trip-hop, bir füzyon grubu o. Dünyanın farklı yerlerinden sanatçılar geldi albüme, Portekizli, Fransız, Latin Amerikalı... Radio Tarifa’dan Benjamin Escoriza’yla şarkı söyledik. Yeni albümlerinde de ‘Ben Seni Sevdiğumi’yi kullanmak istiyorlar. Şimdi ‘Istanbul’s Secrets’in devamı için gidip geliyorum İngiltere’ye. Durdum durdum, birden patlamış gibi oldum. Bir buçuk senede dördüncü albüme hazırlanıyorum. (Gülüyor) 
 
Bu arada, yeni diziniz de iki hafta önce başladı. ‘Derman’daki Türkiye’de devlet hastanesinde çalışmayı seçen dünyaca ünlü doktor karakteri size uyuyor mu? 
Bir idealist tavır var onda da. Ben de sadece cebimi doldurmayı düşünmem. Bu dünya bir cezaeviyse, koşullarını iyileştirmek gibi bir derdim var. Dizinin komedi olması da önemli. En büyük sıkıntıları bile karikatürize edebilmek gerek. Gülmeyi, güldürmeyi severim. 
 
En sevdiğiniz Laz fıkrası? 
Fıkraları pek sevmem aslında, yaşanmış hikâyeleri severim. Şuna çok gülmüştüm, Karadeniz’de bir yerde, gidiyorsun, gidiyorsun, bir tabela çıkıyor karşına: ‘Köy kahvaltısı 500 metre geride!’ (Gülüyor)
 
 
Merve Erol | 19 Temmuz 2008 (Radikal)